Minik Dertler, Minik Çözümler ve Büyük Etkiler
Pandemiden önce QR menü diye bir şey anlatmaya çalışsanız insanlar size akrabalarının düğününde tanıştıkları sigortacıya bakar gibi bakıyordu. "Tamam tamam, çok güzelmiş" deyip uzaklaşıyorlardı. Menü elle tutulan, köşesi yırtık, üstünde bir önceki masadan kalma çay lekesi olan bir şeydi ve insanlar onu seviyordu. Hak da veriyordum; ben de o dönem Mersin'de bir sürü işletmeye menü tasarımı yaptım. Yani menülerle içli dışlıydım. Kimin çorbası nerede durur, tatlı hangi sayfada göz kırpar, bilirim.
Basılı menülerin yazılı olmayan bir anayasası vardır: önce kahvaltı, sonra yemekler, tatlılar, en sonda da alkol. Alkol hep en arkadadır. Sanki menüyü tasarlayan kişi "içki içeceksen biraz utan, sayfaları tek tek çevir, düşün taşın" demiş gibi.
Sonra pandemi geldi. Baskı maliyetleri arttı, kimse hiçbir şeye dokunmak istemedi ve QR menü bir gecede star oldu. Kimsenin istemediği çocuk, okulun en popüleri oldu. Talep mi yaratıldı arz mı geldi tartışılır ama olay patladı.
Ama asıl komedi burada başlıyor: kağıdın kısıtları yüzünden var olan o akış, kağıt ortadan kalkınca da aynen devam etti. Kağıt öldü ama alışkanlıkları aramızda yaşıyor. Vasiyetini okuyan bile olmadı, mirasını olduğu gibi kabul ettik.
Şimdi düşünün. Sabah kahvaltı, akşam kokteyl servis eden şu her yerdeki mekanlardan birindeyim. Saat akşam dokuz. QR'ı okutuyorum. Karşıma ne çıkıyor? Serpme kahvaltı. Bal, kaymak, sigara böreği. Kardeşim, saat dokuz. Akşam dokuz. Mekan yarım saat önce mumları yaktı, müzik açıldı, ben kokteyl listesine bakmaya çalışıyorum — menü bana kaymak öneriyor. Kokteyle ulaşmak için önce kahvaltının, sonra ana yemeklerin, sonra tatlıların önünden tek tek geçeceksin. Her akşam. Her masada. Türkiye'nin her yerinde. Milyonlarca insan her akşam bir bardak içki bulmak için menemenin önünden yürüyor ve kimse buna bir şey demiyor.
En saçması ne biliyor musunuz? Nerede olduğunu biliyorum. En altta. Her seferinde biliyorum. Ama yine de o yolu yürümem gerekiyor. Bu, evinin anahtarının çantanın en dibinde olduğunu bilmek gibi — bilmek acıyı azaltmıyor, sadece kızgınlığa çevirip önceden başlatıyor.
Minik bir problem gibi duruyor, değil mi? Zaten öyle. Ama sürtünme sinsi bir şeydir. Kimse "menüde 4 saniye fazla kaydırdım, bir daha gelmiyorum" demez. Kimse bunu söylemez ama herkes bunu hisseder. O 4 saniyeler birikir ve müşteri neden olduğunu bilmeden bir daha uğramaz. İşletme de "konum kötüydü" der. Konum iyiydi. Menün kötüydü.
Buradan çok basit bir fikir doğdu: menü saatin kaç olduğunu bilmeli. Hepsi bu. Ve bogurtlen.co'yu yarattım.
Mantık şu: saat bazlı kurallar koyuyorsunuz, menü kendi içinde yer değiştiriyor. Sabah açan kahvaltıyı görüyor, akşam gelen içecekleri. Kahvaltıyı bıraktıysanız o bölüm sessizce pasife alınıyor. Roket bilimi değil. Zaten olay da bu — roket bilimi olmaması.
Peki bu fikir neden iyi?
Çünkü kimseye yeni bir şey öğretmiyor. Müşteri yine QR okutuyor, yine menüye bakıyor — sadece menü ilk kez ona saygı duyuyor. Menü ilk kez "saat kaç, bu insan ne ister?" diye düşünüyor. Bir menü için çıta bu kadar düşük ve yıllardır kimse üstünden atlamamış. İşletme tarafında da eğitim yok, kurulum semineri yok, "dijital dönüşüm danışmanı" yok. Kuralı bir kere koyuyorsun, gerisi dönüyor. İyi çözüm budur: varlığını hissettirmez, yokluğu hissedilir.
Startuplar neden "hâlâ" basit çözümlere odaklanamıyor?
Çünkü basit çözüm sahnede iyi durmuyor. Demo day'de çıkıp "menüdeki sıralamayı saate göre değiştiriyoruz" diyemezsin. Yatırımcı yüzüne bakar. "O kadar mı?" der. Evet, o kadar. Ama "yapay zeka destekli, gastronomi deneyimini uçtan uca dönüştüren platform" dersen aynı adam not almaya başlar. Aynı ürün bu. Sadece birinde ne yaptığımı anladın, diğerinde anlamadın ve anlamadığın için etkilendin.
Basit çözümün ikinci laneti de şu: herkes yapabilirmiş gibi görünüyor. "Bunu ben de yazardım" diyorlar. Yazardın tabii. Ama yazmadın. Ben de her stand-up izlediğimde "bunu ben de söylerdim" diyorum — demedim ama. Problemi görmek, çözümden zor. Karmaşıklık ise bir savunma mekanizması: ürününü kimse anlamıyorsa, kimse kolay diyemiyor.
Ayın karanlık tarafı meselesi
Bence garip olan şey şu. İnsan beyni milyonlarca yıldır aynı şeyleri istiyor: acıktım, susadım, karar vereceğim, bekletme beni. Donanım bu, güncelleme gelmiyor. Ama girişim dünyasına bakıyorsun, herkes ayın karanlık tarafına roket fırlatıyor. Kimsenin sormadığı sorulara, kimsenin hissetmediği acılara milyon dolarlık cevaplar. Ayın aydınlık tarafı — hepimizin her gün, her öğün yaşadığı minik sürtünmeler — "fazla sıradan" diye boş duruyor. Bomboş. Işıl ışıl ve bomboş.
Neden? Anlamıyorum. Herkes oraya gittiği için mi? Sıradan problemi çözmek egoya yetmediği için mi? Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: aydınlık tarafta rekabet az, müşteri çok ve problem her sabah saat dokuzda kendini yeniden hatırlatıyor.
Benim mantığım bu yüzden hep aynı: minik probleme minik çözüm üret, büyük etkiyi bekle. Etkiyi de Silikon Vadisi'nde aramadım; sokağın arkasındaki burgerciden, makarnacıdan, bardan başlattım. Gösterdim, kullandılar, memnunlar. İlk ödeyen müşterim de aynı hafta geldi.
Ayın karanlık tarafında ne var bilmiyorum. Ama aydınlık tarafta, akşam dokuzda serpme kahvaltı görmek istemeyen milyonlarca insan var. Ben onlardan biriyim ve bu yazı benim intikamım.